torkunç…

bir evrimin acıklı hikayesi! toRkunÇ, Hergele Meydanı’nda… [toRkunÇ, F tipi cezaevinde... esaret devam ediyor]

Kürkçü Dükkanı

Yazan: torkunc Aralık 1, 2007

Efendim artık WP’de gelen yorumları bile onaylayamaz oldum.

Vedanın her türlüsü koyuyor bana…

http://torkunc.blogspot.com

Yazı kategorisi: 1 | Yorum Yok »

Polis Devletinde Polisiye

Yazan: torkunc Ekim 30, 2007

Polisiye… Önce isminden başlamalı: polisiye. İsminden hareketle bir polisiyenin her zaman erkin (=polisin) yanında olması gerektiğini düşünebilir miyiz? Ya da olayları hep polisin (ve/veya dedektifin) gözünden anlatması gerektiği için (ve genelde de öyle olduğu için) mi bu türe polisiye denmiş olabilir? Yahut da bir kovalamaca söz konusu olduğu için mi? Peki polisiye bir tür olarak ilk ne zaman ve nasıl çıktı? Neden kendini var etme ihtiyacı doğdu? Bir türü oluşturan sebepler nelerdir?

Hamlet’ i hikayenin kurgusu ve örgüsü olarak polisiyeye yakın bulsak da ilk polisiye öykü Edgar Allan Poe’nun Morgue Sokağı Cinayetleri’dir. Yıl 1841. Yani Komünist Manifesto’nun yayınlandığı yıldan yedi yıl önce. Manifesto ile polisiye tür arasındaki dirsek temasına daha sonra döneceğim. Öncesinde XIX. yüzyılda Amerika ve Avrupa’daki ahvala bakmak gerekli sanırım.

XVIII. yüzyılın sonu ve XIX. yüzyılın başlarında feodal düzen iyice altüst olmuş, kırsal alan kentin egemenliğine geçmiş, özellikle başkentler kırsaldan gelen istihdam edilmemiş genç nüfusla dolmuştur. XVIII. yüzyılda kırsalın çözülmesi bir sonraki yüzyılda büyük kentlerde karmaşaya yol açmıştır. Fabrikalardaki işçi sayısı yeter sayısına ulaşmıştır. Kapitalistler (burada sermaye sahipleri anlamında kullandım hemi walla) yeni işçilere ücret ödemektense elindeki işçileri on iki on üç saat çalıştırmaya başlamıştır. İşte bu şartlarda suç patlaması kaçınılmazdır. Gazeteler artık sıkça gasp, soygun, cinayet haberleri vermeye başlamıştır. Kaçınılmaz olan olur ve bir kez daha sanat hayatı taklit eder. Tiyatrolar bu tür oyunları sahnelemeye başlar. Daha sonrasında da yukarıda da dediğim gibi 1841’de Poe kıvılcımı çakar.

Fakat burada başka bir şey daha dikkatten kaçmamalıdır. Sadece toplumun sosyo-ekonomik durumu değildir polisiyenin doğumuna ebelik yapan. Bununla birlikte suçun üzerindeki gizemin artık daha da kalınlaşmış ve bir suçu çözümlemenin daha da zor olmasıdır. Bilim ve teknolojinin de gelişmesiyle basit suçlar bile karmaşık bir hal almıştır. Kapitalizm geliştikçe toplum yasaları da revize edilmek zorundaydı. Dolayısıyla suç da kendisine yeni bir takım elbise alacaktı. Ve aldı da…

Marx : “suçlu yalnızca suç değil, ceza hukukunu da üretir, ceza hukuku dersi veren porfesörü, hatta ve hatta profesörün içinde derslerini piyasaya bir meta olarak çıkardığı kaçınılmaz ders kitabını da üretir..”

Eh sanırım bu her şey tersiyle vardır diyalektiğinin en güzel örneklerinden biri oldu. İşte nasıl ki Marksizm feodal bir toplum içinde gelişemez idiyse polisiye de aynı şekilde kapitalizmden önce ortaya çıkamazdı. Her ikisinin de anası kapitalizmdir. Gel de şimdi kapitalizme küfret…

Evet Poe’ydu kıvılcımı çakan fakat bu işi hakkıyla yapan (bir tür olarak polisiyeyi hayatımıza sokan) Samuel Dashiell Hammett’ tir. Hammett bir çok işte çalışmıştır. Gazete satıcılığı, doklarda işçilik, demiryollarında memurluk, reklamcılık ve nihayetinde dedektiflik. Hammett ABD’ deki büyük buhran öncesi ve sırasında toplumsal yapıdan yola çıkarak kara para-mafya-politikacı ilişkilerini anlatmıştır. Böylece polisiye roman toplumsal bir zemine oturmuştur.

Burada bir parantez açıp bizde neden son döneme kadar polisiye romanın gelişmediğini de düşündüğümüzde cevap gün gibi ortaya çıkıyor. Bizde kapitalistlerin sermayelerinin karaya bulanması, mafya ilişkileri, politikacı ve basın ile ilişkileri Özal döneminde filizlenmeye başlamış, Demirel dönemi ve sonrasında ise had safhaya ulaşmıştır. Tüm bu aktörlerle birlikte Türkiye’nin konumu ve cemaatleri de hesaba katarak fotoğrafın tamamını görmeye çalıştığımızda son yıllarda polisiyenin aldığı ivmenin dinamikleri anlaşılmış oluyor.

Efendim şimdilik bu kadar. Bu konu dolaylarında yine huzurunuza çıkacağımı sanıyorum. O zamana kadar polisiye bir olayın içine düşmemeye dikkat edin diyorum efendim.

Yazı kategorisi: kitap | Tagged: | 1 Yorum »

Kırmızı Başlıklı Yazılar

Yazan: torkunc Ekim 23, 2007

Sevgili blog,

Uzun zamandır şöyle seni alıp karşıma konuşmamıştık. Tuhaf iki uçta gidip geliyorum. Bazen sana anlatacak çok şeyim varmış gibi geliyor, bazen ise pek de anlatılacak bir şeyim olmadığını düşünüyorum. Şu anda aslında ne anlatacağımı pek bilmiyorum. Olsun arkadaşlıklar böyledir; bazen anlatacak bir hikayen olmasa da ararsın. Senin yoksa onun vardır, onun da yoksa kalplerinizi ısıtıp görüşmek üzere deyip vedalaşırsınız. Eh senden daha vefalı bir dostum olmadığına göre, bunu senden esirgemenin ikimiz için de haksızlık olacağını düşünüyorum.

Eskiden sana “sevgili günce” diye seslenirdim. Alınırdın sen az biraz. Günce, feminen bir isim derdin. Şimdi de “blog” u kaba buluyorsun. Biliyorsun değil mi, uzun zaman senin bir cinsiyetin yoktu. O günler patır kütür yazdığım dönemlerdi. Sonra bir gün artık senin bir cinsiyetin olduğunu fark ettim. Sen bir erkektin. Kız arkadaşlarla bir şeyler paylaşmak keyiflidir ama bir yere kadar; bir yerden sonra hormonlar, egolar devreye girer ve hiçbir erkek hemcinsi ile yakaladığı sinerjiyi bir kız arkadaşı ile yakalayamaz. Bu kadınlar için de böyle midir, bunu pek kestiremem. Ama bu konuda şüphelerim de yok değil… Neyse, işte bu sebeple senin bir erkek olduğunu anladım.

İki hafta önce Hamlet’ i tekrar okudum. Hamlet’ i hatırladın değil mi? Nasıl unutursun ilk okuduğum günlerde sana hep alıntılar yazardım. Fakat bu sefer aldığım notları nispeten daha derli toplu tuttum. Blog bu açıdan çok faydalı işte. Bir akademisyen değilim ya da hayatını bir şeyler yazarak kazanan bir adam değilim (maalesef) fakat bu tuttuğum notlar, sanki bir gün bana başka bir şey için kaynak olacak gibi geliyor. Olmasa da olur ya, hiç dert değil. Sadece tüm notlarıma istediğim zaman ulaşabileyim istiyorum. Neyi hangi bilgisayara kaydettim derdi olmadan, istediğim anda bir tıkla… Gerçi şu aralar esaret hali devam ediyor. Yani internet eşittir özgürlük işin hikaye kısmı. Ama bunun da bir çözümü var. Ben de yakında bir “best of” çıkarabilirim anlayacağın. Dur bakalım, henüz bunları konuşmak için çok erken.

Geçen hafta da Poe ile yakınlaştık az biraz. Bir suç dosyası oluşturacağım. Hamlet ile kapısını araladım. Poe ile eşikten geçtim. Bundan sonrası sabır istiyor. Çok eğlenceli günler bizi bekliyor, çok…

Bir bayramı daha gelgitlerle geçirdim. Şimdi bundan bahsetmek istemiyorum ama. Zaten bundan kaçmak için ne kadar uğraştığımı biliyorsun. Ne kadar renkli bir karakterin var? Hayatım film greni tadında olduğundandır… Her neyse ben yine bayramdan bahsedeyim sana….

Bayram tatilini dört gözle bekliyordum. Eve kapanacak, izlemeyi ertelediğim filmleri izleyecektim öncelikle. Ekrana bakmaktan yorulduğum anlarda da uzun zamandır aklımda olan, ancak şimdilerde kıyısına yaklaştığım heyecanlı dünyanın kapılarını aralayacak ufak okumalarla yola koyulacaktım. Zaten vücudum soğuğu yemişti ve kırgın bedenim pijama yatak modundaydı. Hava yağışlı, gökyüzü bozdu. Tamamen bulutlarla kaplanmıştı. Gri, çamur rengi, kasvetli bulutlarla. Bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Gökyüzüne baktığımda maviyi göremediğimde içim daralıyor benim. En fırtınalı ve iç bunaltıcı havalarda bile - bir anlığına da olsa - bulutlar dağılıp mavi bana göz kırpsa – varsın sonra kaybolsun – dünyalar benim oluyor. Omuzlarıma rasgele attığım battaniyemle ile camdan umutsuzca dışarı bakarken daha uzun bir süre o huzura denk gelemeyeceğimi anlamıştım…

Arefe akşamıydı. Üç gün boyunca izleyeceğim filmleri günlere ve saat dilimlerine göre sınıflandırdım. Akşam saatlerinde gerilim ve korku filmlerini izleyecektim. Önümde dört gece olduğuna göre bu tür filmleri olabildiğince adil şekilde paylaştırdım. Tek bir istisna ile; pazar akşamı kapanışı bir aksiyon filmi ile yapacaktım. Sanırım pazartesi sendromunu fazlasıyla yaşıyordum ve ertesi günün stresinden beni koparacak sıkı bir kovalamaca (thriller) filmi ile kendimce olaya bir çözüm bulmuştum. Fakat aksilik o ki, izlenecek filmler arasında bu tür bir film bulamadım. Ben de izlenmiş, fakat şu ya da bu sebepten, tekrar izlenilecek filmleri taramaya başladım: Sin City. Hiç fena değil. Olay örgüsünü bildiğimden kahramanların iç seslerindeki çizgi roman tadına daha iyi varacaktım. Zaten bu filmi ikinci kez izlemek isteyişimin sebebi de bu idi…

Sıra “güne başlarken filmlerine” gelmişti. Cuma sabahı için izlemeyi daha fazla erteleyemeyeceğim Ve Ayna Kırıldı’yı (The Mirror Crack’d) tayin ettim. Çocukluk yıllarıma ait anılardan biriydi Mrs. Marple. Hem polisiye okumaya yeltendiğim şu günlerde keyifli bir bütünlük edinecektim. Cumartesi sabahı için - izledikten sonra Lynch’ in filmografisinde eğreti otu gibi durduğuna kanaat getirdiğim - Dune’ u izleyecektim. (Dune serisinin hastası olanlar var biliyorum. Fakat sanıyorum ki o fanatikler de bu filmi pek beğenmemişlerdir.) Pazar sabahı ise hafif bir kovboy filmi nostaljik olma adına iyi olacaktı. Gerçi TRT1’de Charles Bronson filmleri görüyorum pazar sabahları fakat televizyon izlemeye hiç niyetim yoktu. Ben de Harley Davidson ve Marboro Man’i izledim. (Mickey Rourke’ un gereksiz filmlerinden biri daha; bir taraftan DVD dönsün, film aksın, siz gazetenizi tararken arada da filme göz atın. Daha fazlasını hak etmeyen bir film.)

Geriye kalan filmlerden bir kısmını da (çünkü izlenmeyi bekleyen yirmiyi aşkın film vardı) günlere dağıttım. Bunu yaparken sadece tek bir şeyi gözettim. Hakkında çok şey duyduğum filmleri tek bir güne sığdırıp muhtemelen daha az keyif alacağım ötekileri başka bir güne atmayacaktım. Hep yapılan pazarlama tekniğini kendime uyguladım ve sıkı filmlerin arasına hakkında daha az şey bildiğim filmleri serpiştirdim. Onlar da iyi çıkarsa ne ala, yok beğenmezsem sonuna kadar beklemeliydim çünkü bir sonraki film bana iyi bir seyir vadediyordu.

Mümkün olduğunca filmleri yarıda bırakmam. Hatta bazen bu salak filmin sonunu nasıl bağlayacaklar da film şimdikinden daha salak olacak diye de izlediğim çok olmuştur. Bunu özellikle başarısız korku filmlerinde çok yaşıyorum. Bazen aklım almıyor: Çok kötü bir film izliyorum. Ve biliyorum ki o kötü film bir çok aşamadan geçiyor. Bir çok aşamadan ve bir çok sinemacının elinden. Kimse demiyor mu, “yahu arkadaş bu film ham, olmaz!”. Ama yok, bakmışsın ki film hop paketlenmiş rafta yerini almış… Ben diyorum bir insanın ar damarı çatlamışsa her bir şeyi yapar…

Takıntılı olduğum düşünülebilir. Olmadığımı iddia etmiyorum. En azından kendiyle barışık bir takıntılı adamım. Ne olduğumu ve ne olmadığımı biliyorum. Sürekli planlı programlı yaşayan bir adam değilim. Fakat bir program yapmışsam ona uymadığım zaman kabahat işlemişim gibi hissediyordum. Ve içimi kaplayan bu huzursuzluk agresif ve huysuz bir herife dönüştürüyordu beni. Aynı şekilde birine bir söz vermişsem yine benzer hassasiyeti gösterirdim. Bu alışkanlık bir çok kez hayatımı düzene koymuş ve ikili ilişkilerimde güven bina etmişse de bazen esneklik adı verilen, hayatı kolaylaştıran o meziyetten mahrum bırakması sebebiyle hayatı olduğundan zor kılıyordu. Fakat ne yaparsın huy işte…İstesem de bundan kurtulamıyordum.

Kesinlikle yaptığım bu programa uyacaktım. Ve elbette “Hafiye Dünyası” na giriş yapacak okumalara başlayacaktım. Omzumda battaniye, ıslak camın ardından karşı bloklara bakıyordum. Blokların arası çok uzak değildi, ne ki insanı daraltacak kadar da iç içe değillerdi. Karşı bloğa bakarken acaba bulunduğum apartmanda benim gibi şu anda camdan dışarı bakan başka biri var mıdır, diye düşündüm. Ve karşıdan şu anda benim farkına varamadığım biri beni (ve varsa ötekileri) görüyor muydu?

Sürekli bir konuşma halindeyim. Kavga halinde değil ama konuşkan bir içsesim var. Geveze bile denilebilir. Benimle, kendi kendine, herhangi bir tanıdıkla sürekli konuşuyor. Kimseyi bulamazsa kendi kendiyle konuşuyor. Bunu söylerken çok samimiyim. Öyle belli bir konu veya kurgu olmasına gerek duymuyor. Alakasız bir cümle söyleyip onun ardından peşi sıra konuşuyor. Bazen uykumu bölenin bu sesler olduğu hükmüne varıyorum. Çok yorucu bir dert bildiğin gibi değil…

Kendime dair pek bir şey anlatmadım sana. Biliyorum. Hep böyle oluyor, sana ne zaman kendimden bahsetmeye yeltensem bir şekilde tali yollara giriyor top dolaştırıyorum. Sonra da bakmışım ki doksan dakika bitmiş ben uzatmalardan medet umuyorum. Neyse, yapacak bir şey yok. Önümüzdeki maçlara bakacağız artık…

Yazı kategorisi: Günce | Yorum Yok »

You are the Clock

Yazan: torkunc Ekim 23, 2007

İsa’nın doğumundan bin dokuz yüz yetmiş yedi yıl sonra doğmuşum; çarmıha gerildiği yaştayım. Kendimi aradığım iğreti yıllarda içimde devinen enerjiyi artık çok nadir buluyorum. Öte yandan kendimi bulduğumu hissediyorum nicedir. Hedefine varmış, yorgun ama huzurlu atlet gibi. Kendimi bulduğumda etrafını saran harenin yalnızlık olduğunu anlamam çok zor olmadı. Kendimi bulduğumda yalnız olduğumu kabullenmiştim. Kendimi yalnız buldum. Yalnızca kendimi buldum. Kendimi yalnız başıma buldum: bir başına ve kendini beklerken…

Oturdum yanına. Sakindi. Yüzünde her şeyi yaşamış bir adamın izlerini aradım bulamadım. Oysa en az iki yüz yaşında olmalıydı. Hal ve hareketlerine baktım. Tiyatral ve yapmacık. İçini bilmesem inanacaktım sığ bir adam olduğuna. Benimle konuşmaya başladı. Konuştu, konuştu ve konuştu… Hiç ara vermeden, yüzümden gözünü bir saniye almadan. Bana bakıp ruhumu okuyordu sanki. Susamıştı, susamıştım, susamıştık…

Onu dinlerken otuz yıl geçti. Dinlediklerimi bir kez de ben ona anlattım. Birebir onun cümleleri ile, onun ses tonuyla ve aynı ritimde. Hiç ara vermeden. Dinledi. Söylediğim her şeyi ilk kez duyuyormuşçasına dinledi. Hikayem bittiğinde en az iki yüz yıl geçmiş olmalıydı. Otuz yıla karşılık iki yüz yıl!? Hatırlamak, yaşamaktan daha yoğundur dedi. Anıların sadece senin hayatına ait değil. Onlarda rol alanların hayatları da senin geçmişine ekleniyor. Ben geçmişin sabit olduğunu sanırdım dedim. Gülümsedi. Eliyle hafifçe omzuma vurdu. İki kere. Pat pat… Geçmiş her an şekil değiştiriyor, dedi. Her hatırlayışında yeni bir kimlik kazanıyor, her defasında üzerinde başka bir takım. Ona her seslenişinde yanında taşıdığı tahta valizin içindekileri de değişmiş, senin istek ve korkularına göre devşirilmiş oluyor. Ben, kendim ve geçmişim şimdi yan yana oturmuş kendimizi tartıyorduk…

Kendimi susturdum, hatıraların kıçına tekmeyi vurdum. Bir gülümseme oturdu yüzüme. Ne gülüyorsun dedim suratına bakarak. Gülmek dedi, halden anlamaktır. Hayata gülümseyerek bakmak ise hayatı anlayabilmek. En azından bu uğurda çabalamaktır. Yaşamak acı verirken hayatı anlayabilmek nasıl gülümsetebilir insanı? Gülümsedi. Omzuma vurdu. Üç kere. Pat, pat, pat… Bu da hayatın cilvesi değil mi? Güzelliği. Acı veren yalnızlığa direnmektir, hayat değil…

Çok mu iddialı bir laf insanın kendini bulduğunu söylemesi. İddialı mı bilemem ama zor ve sabır isteyen bir süreç. İnsanın kendini arayışında arşınladığı yolda aşağılanmalar, küçük görmeler, utançla hatırlanacak anlar, yabacılaşmalar, kendini kabul ettirme çabaları, saygınlık eksikliği her an yanı başınızda zaten size eziyet edecektir. İşte bunu söyleyebilirim. Yaşadığınız bu işkenceyi başkalarının değil kendi gören gözleriniz yapacaktır en çok da. Gören gözleriniz sadece etrafınızdaki olmamışlığı değil daha fazlasını resmedecektir beyninize. Sürekli bir ses bu olmamışlığın içinde sizi sorgulayacaktır. Ne işin var burada, bunların arasında? Hayır bu sen değilsin. Düşeceksin. Bir süre düştüğün yerde kalacaksın. Ayaklarını karnına çekeceksin. İçine kapanacaksın. Gözlerinden yaşlar akacak. Ağladıkça kuruyacaksın. Ta ki içindeki son ezikliği akıtana kadar. Sonra kalkacaksın. Bir adım atıp arkana bakacaksın. Düştüğün deliğe bakacaksın. İçindeyken bir dehliz kadar uçsuz bucaksız, bir mezar kadar kasvetli o boşluğun aslında o kadar da büyük bir oyuk olmadığını anlayacaksın. Şaşıracaksın. Sorunun küçüklüğü hayretin büyüklüğünü belirleyecek. Kenarına bir not iliştirip yoluna devam edeceksin. Ta ki başka bir boşluğa kadar. Aynı şeyleri tekrar yaşayacaksın, sanki daha önce benzerini yaşamamışçasına karalar bağlayarak. Ve bu biteviye tekrar edecek sanırsın. Bu benim hayatım, ben buyum. Sanrılarını gerçek sanıp onlara sarıldığında yolun kenarında oturan kendini buluncaya dek… İşte o zaman anlarsın. Sadece yaşaman gerekenleri yaşamış olduğunu.
Kendimi bulmuştum. Şimdi sıra kendimi keşfetmeye gelmişti. Yıpranmış ancak hala doğurgandı ruhum. İşlendikçe toprağı delip filiz veren her dal ümitlerimdi. Ruhumda açan çiçekler geçmişim dediğim toprağın üzerine serpiştirilmiş tohumlardan fışkırırken, kendime iki kere tokat attım. Çat, çat!.. Vazgeçme. Hayal kurduğun sürece varsın. Var oldukça birilerinin hayallerindesin. Aşk birilerinin hayallerini süsleme ihtimalidir…

* * *

Pazar akşamı. Cuma akşamı başlayan Wenders dolaylarındaki gezintim az önce bitti. Yukarıdaki içlenmelerimden de anlaşılacağı üzere oldukça yoğun bir gezintiydi. Bergman filmlerinde daha çok kadın erkek ilişkileri, kişinin arzuları ağır basarken Wenders’ te ağırlıklı temanın yabancılaşma, ötekileşme, yuvaya özlem, insan olmanın getirdiği zaaflar (buna rağmen, her şeye rağmen, yaşamın güzelliği) olduğunu anladığım şu dakikalarda ben Cuma akşamı eve gelen ben değilim artık…

Haftalar önce Paris, Texas’ ı (1984) aldığımda birkaç Wenders filmini daha alıp peşi sıra izlemek için bir kenara koymuştum. Daha sonra izumi’ nin elinde Wenders filmleri görünce ne yapıp edip o izlemeden hepsini izlemenin yolunu buldum… Gasp ettiğimi düşünse de kendilerine teşekkür etmek istiyorum.

Nastassja Kinksi… Şişli’ deki çocukluk yıllarımdan aklımda kalan vamp kadın. Az mı konuk olmuştu boyalı basına, arka sayfa güzeli namıyla… Herhalde oradan aklımda kalmış olmalı. Yoksa ilkokul yıllarıma denk gelen Şişli yıllarında sinema ile hiçbir alakam yoktu.

Travis – kafasında kırmızı şapkası ile - Texas çöllerinden yürüyerek çıkıp geldiğinde izleyicinin merakı celp edilmiştir. Travis’in öyküsüne dahil olmak isteriz. Nereden geliyor, nereye gidiyor, neden kardeşinin sosyalleştirme gayretlerine direniyor (=sisteme dahil olmuyor, öteki olmaktan vazgeçmiyor…). Ve karısı (Nastassja Kinksi) ile aralarında ne geçmiştir de karısı çocuğunu da arkasında bırakarak terk-i diyar etmiştir? Hafıza sorunu da yaşayan Travis; kardeşi, baldızı ve çocuğu ile birlikte tüm bu sorunların cevaplarını ararken Ry Cooder’ in müziği de ciğerleri bir güzel dağlıyor…

Filmin sonuna doğru karısı Jane’ i bulduğu ve birbirlerine hikayelerini anlattıkları sahnede insanın boğazı düğümleniyor. Jane’ i bir striptiz kulübünde bulan Travis ile aralarında bir ayna vardır. Birkaç saniyeliğine ikisinin yüzleri aynanın sırrında iç içe geçer. Belki de her ikisinin bu ilişki de aynı derecede kabahatli olduğunun metaforu olan sahne Bergman’ın meşhur Persona’ sında iki kadının yüzlerinin iç içe geçmesi kadar olmasa da etkileyicidir.

Wenders için bu film öykü anlatmada yaşadığı olumlu bir dönüşüm olma adına otoritelerden ve sinema camiasından geçer not alması hasebiyle de önemli bir yer tutuyormuş…

Sıradaki filmler Wings of Desire (1987) ve bu filmin devamı olan Faraway, So Close (1993).

Wings of Desire : Orijinal adı Der Himmel Uber Berlin (Berlin Üzerinde Gökyüzü). (Almancam da en az İngilizcem kadar olağanüstüdür. Ich habe Deutsch gelernt. Kahretsin, acaba bazen fazla mı mütevazi takılıyorum?) Fantezi olarak muhteşemdir. Berlin’de dolaşan meleklerden biri olan Damiel (Bruno Ganz) trapez sanatçısı Marion’a (Solveig Dommartin) aşık olur. İnsan olmanın cazibesi ile Marion’ unki ile birleşince bizim Damiel’ e de insan olmak düşer. Almanya’nın bölünmüşlüğünü, soykırımın sonuçlarını iki dünya arasında seçim yapan bir meleğin gelgitleri üzerinden şairane bir dille anlatır Wenders. Bunu laf olsun diye demiyorum. Zira film Rilke’ nin şiirlerinden esinlenerek kotarılmış.

Cage uğruna kendimi ne kadar frenlesem de Melek Şehri kadar ucuz işlenen bir film geliyor insanın aklına. Zaten Melekler Şehri’ de bu filmden esinlenerek çekilmiş. Tanrım keşfedecek o kadar çok şey var ki…

Faraway, So Close: İlk filmin sonunda “to be continued…” yazmıştı. Demek ki Wenders hakikaten bunu önceden planlamış. İlk filmindeki karakterlerin haricinde W. Dafoe ve N. Kinski’ de var. İlk filmde insan olan Bruno Ganz’ın kankası Otto Sander bu sefer insan olur. Fakat aradan geçen zamanda Almanya’ daki duvar yıkılmış, bölünmüşlük şimdi homojen bir hal almıştır. Kendisine Karl Engel diyen (tanıdık geldi değil mi?) Otto Sander için işler pek de ilk filmde devşirilen melek oğlan Damiel kadar yolunda gitmez. 2,5 saat süren bu film ilk filmin üstüne yeni katma değerler koymasa da bütünlüğü sağlamak adına izlenmelidir.

Her iki filmde de meleklerin gözünden resmedilen bölümler (=cennetin vizyonu) siyah beyaz gösterilirken, gerçek hayat (=cehennem kadar kaotik) rengarenk gösterilmiştir. Siyah beyazın dinginliğine karşılık canlılığın karmaşası…

(Cuma akşamı eve gelmeden önce Carousel’ de İstila’yı izledim. Önce Jodie Foster’ın Brave One’ ı [mutlaka görülmeli] şimdi de Nicole Kidman. Sevdiğim aktrislerle birlikte yaşlanıyorum. İstila’ da da virüsle başka bir şeye evrilen insanlar uyumlu ve barışçı bir hale gelirken tüm kötülüklerine rağmen bir avuç kalan insanların tarafını tutmamızı doğal mı karşılayacağız. İnsanız işte çiğ süt emmişiz.)

Filmin mekan olarak asıl kötülüğün başkenti burasıdır diyerek Washington’u seçmesi bence harika bir “giydirme”. Dikkatle izleyenlerin gözünden kaçmamıştır. Benzer bir sataşma da 06.06.06’ da vizyona giren Omen’ in son sahnesinde vardı. Ne yapıp edip kendini kurtarmayı bilen Şeytan’ı son sahnede, babasının ölümü için düzenlenen askeri törende amerikan başkanının elini tutarken görmüştük.

Dedektif Colombo’ yu hatırlarsınız değil mi? En azsından meşhur paltosunu. Yukarıda andığım iki filmde de Peter Falk kendisini oynuyor. Berlin’de Colombo’ nun çekimleri olmaktadır. Fakat Peter Falk’ un diğer bir özelliği de bizim melek kalpli ve hakikaten melek olan dostlarımızı tek hissedendir. “Seni göremesem de hissediyorum” diyerek elini uzatacak kadar hem de. Nasıl mı? Tahmin ettiğiniz gibi, o da zamanında tercihle aramıza düşenlerdenmiş. “Ne yani yalnız olduğunu mu sanıyorsun?”

The Million Dolar Hotel başlar başlamaz iyi de ben bu filmi izlemiştim dedim. Hem de olması gerektiği gibi salonda. Fakat film hakkında hiçbir şey hatırlamıyordum. Oysa izlediğim salonu bile hatırladım (Alkazar). Demek çok sıkıntılı günlerime denk gelmiş. Öyle günlerde izlediğim filmler hakkında hiçbir şey hatırlamıyorum. Filme kendimi veremediğimden değil, tam tersine filme kendimi fazlasıyla kaptırdığımdan. Düşünün Milla Jovovich’ i bile anımsamıyordum. (=bknz: kıyamet alametleri). Film için denilecek çok şey yok. Filmi izlerken sadece Jeremy Davies’i izleyin, yeter. Ben Milla ile ilgilenirim…

Sabaha doğru koyduğum son film ise Bulutların Ötesinde idi (2005). Bu film aslında Antonioni filmi. Fakat giriş, ara ve sonuç bölümlerini Wenders çekmiş. Zaten filmdeki yoğun erotizm pek Wenders’in tarzı değildi. Jean Reno (yatsın kalksın Leon’a dua etsin; ben başka bir numarasını görmedim.), John Malkovich, Sophie Marceau ve Irene Jacob… (Irene’ nin manastıra kapanacağını göreceğime Tamer Karadağlı ile yan yana film izleseydim). Dört farklı aşk hikayesini anlatan film arşivinizde bulunmayı hak ediyor.

Kapanışı Faraway, So Close’ dan yapalım. Wim Wenders söylüyor: You are the Clock.

“Time is short. That’s the first thing. For the weasel time is weasel. For the hero, time is heroic. For the whore, time is just another trick. If you are gentle, your time is gentle. If you are in a hurry, time flies. Time is a servant if you are its master. Time is your god if you are its dog. We are the creators of time, the victom of time and the killers of time. Time is timeless. Thats the second thing…You are the clock…”

Yazı kategorisi: 1, Günce, sinema | 2 Yorum »

To die, to sleep. Rest is silence…

Yazan: torkunc Ekim 10, 2007

Bakırköy Halk Kütüphanesi’nden Elsinore Şatosu’na Link Vermek

Ortaokul kaçıncı sınıftı hatırlamıyorum. Orta son olabilir… Türkçe dönem ödevinin bir parçası mıydı, belki, ondan da emin değildim. Fakat ödevi net hatırlıyorum: Bir tiyatro eseri ve yazarı hakkında bilgi verilecek ve sonra da hakkında bilgi verilen eserden ufak bir bölüm sınıfın karşısında okunacaktı. Ben de nedense Hamlet’i seçmiştim. Basit gibi görünen bir karar. Bugünden bakınca ne kadar isabetli bir karar verdiğimi anlıyorum. Her neyse… Ve elbetteki oyunun o meşhur sahnesini okumuştum. Yoksa okumamış mıydım? Hazırlandığımı, evde yüksek sesle provalar yaptığımı hatırlıyorum da sınıfın karşısında kendimi göremiyorum. Anılara ne kadar güvenebiliriz ki? Oysa o ödev için Bakırköy Halk Kütüphanesi’nden aldığım kitap hala elimin altında. Okuyacağım bölümün sayfalarına notlar almışım. Kimi yerleri daha yavaş okumam gerektiğini hatırlatmak için kurşun kalemle “yavaş” yazmışım vesaire. Kitabı ödünç almış fakat eser kadar kitabın kendisine o kadar vurulmuştum ki bir türlü iade etmek için kendimi ikna edememiştim. Daha basit bir ifade ile, başlangıçta hiç de öyle bir niyetim olmadığı halde ben bu kitabı çalmış bulunmaktayım. Tam on beş yıl olmuş. Allah afetsin…

Geçenlerde Ahmet Ümit’in Hamlet için yazdıklarını okuduktan sonra daha önce birkaç kez devirdiğim bu kitabı tekrar elime aldım. Dağılmak üzere olan sarı sayfaların bantlarını söküp yeniden bantladım. Sonra rastgele sayfaları açıp üçer beşer satır okumaya başladım. Özlemişim. Yine aynı süreci yaşayacaktım. Mina Urgan’ın 97’de alıp bir solukta okuduğum Shakespeare ve Hamlet kitabını da aldım yanıma ve okumaya başladım. Ve bir de elbette T.S. Eliot’ın Hamlet hakkında 1919’da yazdığı denemesi. Aşağıdaki karalamalar bu üç kitabın ışığı altında alınmış notlar ve anımsamalardır. Baştan söyleyeyim de bir intihal vakası yaşamayalım…

Fakat öncelikle az önce bahsettiğim kütüphaneden “ödünç” aldığım kitaptan bahsedeyim biraz. Orhan Burian’ın çevirisini yaptığı kitap 1966 basımı. Üzerinde “Üçüncü Basılış” yazıyor. Şimdilerde baskı yada basım deniyor. Fiyatı 550 kuruş. Kitap İngiliz Klasikleri serisinin 11. kitabı imiş. Kitabın başındaki önsöz üç bölümden oluşuyor. Yazar ve İngiliz tiyatrosu hakkında detaylı bilgi veren birinci bölüm, Hamlet oyunu hakkında yine geniş bir açıklama ve sonunda da Hamlet için edebiyat dünyasından kim neler demiş, onlardan bir demet. Sonsöz niyetine de “Oynamak İstiyen (evet aynen öyle yazıyor) Gönüllüler İçin Hamlet” başlıklı bir kılavuz bir yazı var. Arka kapağın içine yapıştırılmış “Ödünç Kitap Verme” ile ilgili hükümler ise pozisyonum gereği pek sıkıntılı bir durum ki bir çırpıda geçiyorum.

Ahbap’a kitabı gösterdiğimde kitaplığından 500 Kuruşluk 1967 basımı, S. Eyüpoğlu çevirisi Machbeth’ i verdi bana (Remzi Kitabevi).Onun da dağılan sayfalarını bir güzel yapıştırdıktan sonra tekrar okunmak üzere elimin altında bir yerlere koydum. Tabii canım, elbette ödünç. Sonra geri vereceğim. Hem ha onda durmuş ha bende. Ayrıca kapağına da bayıldım (Namık Bıyık).

Dedektif Hamlet Highsmith’le Flört Ediyor

Aslında içim gidiyor. Shakespeare’in tüm eserlerini türlerine göre baştan aşağı okumak geliyor içimden. Komedyalar, Tragedyalar, İngiliz Tarihi ile ilgili oyunlar, Eski Yunanistan ve Roma tarihi ile ilgili oyunlar vs. Ama yok, taviz vermeyeceğim. Bir süre çoğunlukla gerilim, korku filmleri izleyip (çoğunlukla diyorum çünkü akıl sağlığım için arada başka filmler izlemek gerektiğini düşünüyorum. Bu aralar gördüğüm rüyaları hatırlamak bile tüylerimi diken diken ediyor) sadece polisiye okuyacağım. Polisiye kitaplar için de elimin altında Ahmet Ümit’in denemelerinden oluşan son kitabı var.

Sıkı bir polisiye kültürü edinmek için tez elden Dashiell Hammett, George Simenon, Agatha Christie ve Patricia Highsmith okumak gerek(miş). Ben tercihimi Highsmith’ten yana kullandım: Baykuş Çığlığı. Kitabı sipariş ettik. Bugün yarın gelir. Gelene kadar da oyunun başındaki öldürülen babanın hayaletini saymazsak polisiye yapısı ile Hamlet’i okumak ana yemek öncesi nostaljik bir başlangıç olacak kendi adıma.

Patricia’dan yana tercih yapmamın sebebi Ümit’in şu cümleleridir: “Onun kitapları, ne yazdıkları her yönüyle Amerikalı olan Hammett’a, ne çoğu İngiliz orta sınıfının beğenilerine göre zekice kaleme alınmış Christie’ye, ne de suçun psikolojik boyutlarını irdeleyen Simenon’a benzer. Yine de tuhaf bir biçimde , Highsmith’in yapıtlarında polisiyenin doruklarında yer alan bu yazarların etkisi hissedilir.”

Bir başka tespitini de okuyunca artık kararımdan vazgeçmem mümkün değildi: “Romanlarının konusu suç ve ölüm olan Highsmith’i etkileyen yazarların başında, Dostoyevski gelir. İki yazarın izleri arasında şaşılası benzerlikler ve koşutluklar vardır. Tıpkı Dostoyevski gibi Highsmith de suç eğilimini, öldürme istemini insanın psikolojik yapısında arar. Elbette insanı suça yönelten etkilerin temelinde toplumsal koşullar, günlük yaşamın dayattığı zorunluluklar yatar ama daha önemlisi öldürme edimi insanın içindedir. Yazar, bu suça yatkınlık eğiliminin altını çizer.”

Yazarı belirlediğime göre kitabını seçmeye gelmişti ki elimdeki kutsal kitap derhal yardımıma koştu:

“Highsmith’in kahramanları, ‘Bay Ripley’ serisini saymazsak çoğunlukla sıradan insanlardan oluşur. Alışıldık polisiye romanlarındaki iş bitirici, yumruğuna sağlam ve zeki dedektiflerden oldukça farklı tiplerdir bunlar. Hatta Baykuş Çığlığı’ndaki Robert Forester gibi New York’un kesmekeşinden, yıpratıcı insan ilişkilerinden kaçıp Pennsylvania’nın banliyölerinde huzuru arayan, sessiz, içine kapanık kişilerdir. Bir çoğu yaşam karşısında yenik düşmüş, bu yüzden etkinlik alanlarını daraltıp, kurdukları küçük dünya ile yetinmektedirler. Yaşamlarında sıkıcı da olsa artık alışmaya başladıkları bir denge vardır…”

Başa dönersek, kitabı beklerken Shakespeare’i ve Hamlet’i konuk etmek istiyorum müsadenizle. Hazır aşka gelmişken bu fırsatı iyi değerlendirmeliyim. Ömrümde bir daha böyle bir fırsat elime geçer mi, pek sanmıyorum.

Shakespeare : Mystery Man

Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: Günce, kitap | 8 Yorum »

Final Destination

Yazan: torkunc Ekim 1, 2007

Geceydi.

Geceleri hüzün düşer ya herkese bazen ya da bazılarına düşer ya hüzün her gece, çok uzaktı bana bu gece bu tür melonkolik haller. Aslında uzun zamandır hüzün, hazan, sarı ölgün renkler, gri günler, karanlık sabahlar, bohem kahve içmeler, yoldan gelip geçenleri omuzları düşük izlemeler uzaktı bana. Ne olmuştu da bu haldeydim hiçbir fikrim yoktu.

Yeni biriyle tanışmamıştım. Sevgilim yoktu, dahası sevdiğim bile yoktu. Kin güttüğüm birine yardım edip gözlerinin içine bakarak mutlu olma şansı doğmamıştı, kimse bana güzel bir şey söylememişti, kimseye ne bir hediye vermiş ne de birinden hediye almıştım. Doğum günümde onlarcası aramamıştı. İş yerinde terfi almamıştım, kendime yeni bir şey dahi almamıştım. Ölen babam rüyalarıma girip beni affettiğini söylememiş, uzaklardaki kardeşlerim beni arayıp hatrımı sormamıştı. Eve misafir gelmemişti. Arkadaşlarıma güzel bir davet vermemiş, bir yere davet edilmemiş kimse bana sinema ısmarlamıştı. Eski sevgilimi yolda görüp iki arkadaş gibi bir yerde bir bardak çay içmemiştik, tuhaf sessizlikler olmamıştı. Üst geçidin merdivenlerine tırmanan yaşlı bir kadının pazar çantasına el atmamıştım. Yanımdan geçen bir kadın beni süzmemişti. Yağmurlu bir gecede otobüs beklerken vatandaşın teki arabası ile yanaşıp gideceğim yere beni bırakmayı teklif etmemişti. Lotodan parayı vurmamıştım, birinden miras kalmamıştı. Uzun zamandır borcunu ödemeyen kuzenim sürpriz yapıp avucuma para saymamıştı. Genel trendin aksine borsadaki kağıtlarım değer kazanmamış, dolar yükselmemişti. Peki ne olmuştu da kendimi iyi hissediyordum.

Geceydi. Kalabalığın içinde yürürken bunları düşünüyordum. Aslında tam olarak düşünmek denmez buna, daha çok tüm bunların bilincinde yürüyordum. Sevgi böceği olmamıştım ama garip bir şey vardı içimde. Karnımın ortasında. Hani aşık olunduğunda kelebeklerin uçuştuğu bir yer vardır ya, tam da orada. Eskiden bir yumrunun olduğu yerde şimdi hiçbir şey yok. Üzerimdeki depresif halin ağırlık noktası uçuvermiş. Kaybolmuş… Ve ben o yumrunun ne zaman beni azad ettiğini hatırlamıyorum. Sanki yıllar önce gitmiş gibi. Oysa yeni biriyle biriyle tanışmamıştım. Sevgilim yoktu, dahası sevdiğim bile yoktu. Kin güttüğüm birine yardım edip gözlerinin içine bakarak… 

Aşk kalbi bir şey ama insanın karnında filizleniyor. Karnımı tamamen sardıktan sonra yavaş yavaş yükseliyor. Karşılık bulduğunda hemen sağa sapıp kalbin kapısını çalıyor. Öyle olmalı. Bugüne kadar her daim aşık olan ben kimseyi sevecek kadar şanslı olamadığımdan bundan pek emin değilim. Benim iyi bildiğim şey karşılık bulamayan aşkın yoluna devam edip bir kuş gibi ağzımdan uçup gitmesidir. Bugüne kadar kaç tane kuşu doğaya saldığımın sayısını ben bile bilemiyorum. Fakat bir gün birini sevecek ehliyette olursam herhalde işler böyle yürüyecekti.

 

-         Önüne bak birader!…

Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: öykü | 2 Yorum »

Bergman’ın Ruhu

Yazan: torkunc Eylül 24, 2007

Ingrid Bergman Ingmar Bergman’ın nesi oluyor?

Hayatta yapmak istediğiniz bir çok şey var. Her şey ilginizi çekebiliyor. Her şeyi istediğiniz için hiçbir şeyde ihtisas sahibi olamıyorsunuz. İlgilendiğiniz her ne ise, sizi öyle bir heyecanla sarıyor ki zannedersiniz ki bu işten aldığınız zevk bir ömür boyu sizi besleyebilir. Büyük bir aşk içinde dalıyorsunuz o havuza. Ve bir hızla kendi içinizde oldukça mesafe kattettiğinizi düşünüyorsunuz. Fakat bu sizi şımartmatmıyor aksine acizliğinizi, ne kadar eksik olduğunuzu fark edip daha da derinlere inmeye teşvik ediyor. Fakat o sırada sırf kafanızı dağıtmak için başka bir şey ile ilgilenmeye başlıyorsunuz. Herhangi bir şey: edebi, müzikal, sinemasal, hobi… Başladığınız o “çerez uğraş” zamanla sizi şaşırtacak geçmişi ve kendi dünyası ile sizin ana yemeğiniz haline geliyor. Ama ya öteki… Canım biraz beklesin. Ortaya çıkan sonuç ise her şeyden – yarım yamalak da olsa - haberdar fakat hiçbir şeyi tamamlayamamış bir gezgin. Rüzgar ne taraftan eserse kadar karaktersiz değil; sadece arkasına alacağı rüzgarı tekel bellemeyip alternatif akımlara kapısı açık bir seyyah misali. Gelsin musonlar, gitsin alizeler…

 

Eğer siz de yukarıda bahsettiğim benzer dertlerden muzdaripseniz hiç kendinizi yormayın bu bir hastalık (bunu kelimenin ilk anlamıyla kullanıyorum) ve bu hastalığın tek çaresi bu tür hastalıklar üzerine araştırma yapıp özdeki soruna inmek. Elbette biliyorum ki bu illeti çözümlemek için çıktığınız yolda başka bir şey size göz kırpacak ve onu da askıya alacaksınız. Yani ne yapsanız boşuna… Durumu bir torkunç deyişi ile özetleyelim: Hayat, sevda ve isyan!..

hayat: hayatın kendisi

sevda: hayattaki tüm unsurlara duyulan aşk

isyan: aşık olduğunuz unsurların hepsinin aslında tek, asal, ilkel, yegane korkudan kaynaklandığı anda acizliğine duyduğunuz öfke: yalnızlık korkusu

 

Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: sinema | 14 Yorum »